Ne Bir Kimse Kör Olur

İsmet Özel’in Amentü şiirindeki “ne Godiva geçer yoldan ne bir kimse kör olur” dizeleri beni derinden etkilemiştir. Vardır elbet leydi Godiva hikâyesini bileniniz ama ben bilmeyenler için anlatayım.

11.yüzyılda İngiltere’nin Conventry şehrinde yaşayan halk lort Leoric’in koyduğu ağır vergilerden bıkmış ve giderek yoksullaşmaya başlamıştır.  Lordun iyi kalpli eşi leydi Godiva halkın bu durumuna kahrolur ve eşine vergileri indirmesi için yalvarır.  Godiva’nın ısrarları sonucunda bıkan lort eşine bir teklifte bulunur. Şayet Godiva bir atın üzerinde çırılçıplak bir şekilde tüm şehri gezer ise lort tüm ağır vergileri kaldıracağına dair söz verir. Lort bu teklifi yaparken Godiva’nın bu teklifi kabul etmeyeceğinden emindir. Çünkü Leydi Godiva dindardır ve Hristiyanlıkta çıplak gezinmek büyük günahtır. Leydi Godiva büyük bir fedakârlık yaparak eşinin teklifini kabul eder. O gün gelir. Godiva atına anadan üryan biner ve şehri baştan sona gezmeye başlar. Dükkanlar kapalı sokaklar bomboştur. Bu durumdan haberdar olan halk evlerine kapanmış pencerelerini sıkı sıkı kapatmıştır. Halktan sadece biri merakına yenik düşer ve pencereyi aralayarak bakmaya çalışır. Pencereyi açması üzerine Godiva’yı göremeden gözleri kör olur.

Şair bu olayı büyük bir çarpıcılıkla ne Godiva geçer yoldan ne bir kimse kör olur dizesiyle yüzümüze vurur.

Artık Godiva’nın sokaktan geçmemesinin kimsenin kör olmamasının birkaç sebebini açıklamaya çalışayım. Vicdanlarımız git gide körelmeye başlıyor. Korku imparatorluğu güç kazanıyor ve biz sadece bekliyoruz.

Herkesin kendi kibir kulelerini inşa ettiği, bencilleşen ne yazık ki vicdanını kaybeden bir topluma dönüşüyoruz. Peki nedir vicdan? ‘Vicdan güçlüleri korkutmak için düşünülmüş, korkakların kullandığı bir sözcükten başka bir şey değildir.’  Diye haykırıp elimi masaya vurmak geliyor. Artık gözyaşı dökmez insanların dertleriyle dertlenmez olduk.  Herkes kapılarını pencerelerini kapatıp perdelerin arkasında gizleniyor bu aralar. Yoksa Godiva mı geçiyor sokaktan. Godivalar dirilmemek üzere çoktan öldü bile. Bu sefer insanlar Godiva’nın çıplak bedenini görmemek için değil yapılan zulümleri görmemek için saklanıyor evlerine, pencerelerin arkasına. Yolunda gitmeyen her şeyi görmemezlikten gelme hastalığına yakalandık galiba. Yapılan baskılara, zulümlere gaddarlıklara, sömürülere susan olağan karşılayan en kötüsü alışan bir topluluk oluyoruz. Halının altına süpürdüğümüz kötülükleri halının altına girene kadar farkına varamayacağız görünen o ki.  Etrafımız suskun insan topluluğu.  Neden bu korkaklık neden bu sinmişlik. Zulüm karşısında susmak zulme ortak olmaktır demiyor mu kitap.  Susmak ya da hakkı söylemek bütün mesele işte.  Korkmak ya da hakkı haykırmak. Gel gör ki korku imparatorluğu hüküm sürmekte. Korku toplumu baskı altına alıp kontrol altında tutmak için kullanılıyor. Korku toplumlarında hukukun gücü değil güçlünün hukuku söz konusudur. Muhalif düşünce kör zindanlara mahkûm edilir. Düşünce ve ifade özgürlüğü yoktur. Düşünce polisleri her sokakta pusu kurar ve ayaklar altına alınır özgürlük. Bu korkunç atmosferde insanlar düşündüklerini söylemekten yazmaktan korkarlar ve zamanla düşünmeyen her şeyi onaylayan bir toplum haline gelir. Korku ve endişe, hukuk devletinin ve demokrasinin en büyük düşmanıdır. Aydınlığa varmamız için yapmamız gereken en önemli şey korkmadan doğruyu hakkı söylemekten vazgeçmemektir. Yarının aydınlık özgürlükçü Türkiye’si, bugün zalime karşı hakkı söylemekle kurulabilir ancak. Peki biz ne yapıyoruz bekliyoruz sadece öylece bekliyoruz. Lafta gelecek güzel günleri bekliyoruz. Godot’yu bekler gibi bekliyoruz.

Kim ki bu Godot?

Godot’u beklerken Samuel Beckett tarafından kaleme alınana anlamsız ve bitmek bilmez bir bekleyişin anlatıldığı absürt tiyatronun en önemli eserlerinden biridir. Birbirlerine gogo ve didi diye seslenen Vladimir ve Estragon adında iki zavallının kurumuş önemsiz bir ağacın dibinde Godot’un gelmesini beklemesini anlatır. Godot onlar için kurtarıcıdır. Godot nerede olduğu, gelip gelmeyeceği belli değildir ama onlar öylece beklerler. Beklerken ne yapacaklarını bilmezler. Beklerken sık sık gitmeyi isterler ama beklemezlerse cezalandırılacaklarını düşünürler. Tüm umutlar Godot’nun gelip onları bu girdaptan çıkarıp yol göstermesine bağlanmıştır. İçten içe Godot’nun gelmeyeceğini de bilirler ama bununla yüzleşmek istemezler. Sadece beklerler. Hiçbir şey yapmamayı meşrulaştırırlar. Ne sorumluluk ne inisiyatif alırlar ve sadece beklerler. Kim bilir belki de Godot uzaktan bu riyakâr tavrı izler ve cezalandırmak için gelmez.

Burada bize Beccet beklemenin insan hayatında ne kadar fazla yer tuttuğuna ve aslında zaman kaybettiren faydasız bir eylem olduğunu gösterir.  Bekleyişin faydasız oluşunun sebebi eylemin hareketsizliğimimdir yoksa beklenen şeyin aslında var olmadığı gerçeği midir tartışılır ama yolunda gitmeyen şeyleri düzene sokmak için beklemenin ne kadar saçma bir direniş olduğunun toplumca farkına varmamız gerekiyor. İhtiyacımız Godot’lar ya da Godiva’lar değil onlara ihtiyaç duyulmayan bir toplum haline gelmek.

-Hadi gidelim godot gelmeyecek galiba

-Gidelim

Ve giderler….

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir