Aşk ve Biz


Orhan Baba’nın “Dertler Benim Olsun” şarkısını bilmeyeniniz yoktur. Sözleri şöyledir:
Bir zamanlar benim sevgilimdin
Yanımdayken bile hasretimdin
Şimdi başka bir aşk buldun
Mutluluk senin olsun
dertler benim,çile benim
hayat senin senin olsun

Ben daha ne çile, dertlere yolcuyum
Ben alnına dert yazılan kader mahkumuyum
Fark etmez yaşamam, sen mesut ol yeter
Dertler bana gönül vermiş
Ben aşk sarhoşuyum

Dilerim her arzun gercek olsun
Hayat bu, şansın hep açık olsun
Hatıralar, hasret benim
Ömrüm senin senin olsun
Dertler benim, çile benim
Hayat senin senin olsun

Bilincimizin oluşmasında bu tür şarkıların ne kadar etkisi vardır, kesin bir şey söylemek mümkün değil tabi ki. Öte yandan şarkıların kültürden etkilendiği ve kültürü etkilediği yadsınamaz bir gerçektir. İster şarkı bilinci etkilemiş olsun ister şarkı var olan bilinçten etkilenmiş olsun, bu derece dillere pelesenk olmuş bir şarkının bakış açısı, taşıdığı marazlar bakımından dikkat çekicidir.
Şarkıda mutluluk kavramına yaklaşım, bizim toplum olarak mutluluğa bakışımızı yansıtıyor. Bise göre mutluluk; paylaşılması imkansız, biri eline geçirdiğinde karşı tarafı mutsuzluğa gark eden bir tahtırevalli gibi. Senin mutlu olman demek benim hayatım boyunca mutsuz olmam anlamına geliyor gibi bir algı oluşturuyor. Ayrıca senin mutlu olabilmen için benim mutsuz olma şartım var ki ben bunu senin için seve seve feda ederim diyor Orhan Baba: “dertler benim, çile benim mutluluk senin olsun”
Ortada bir mutsuzluk var, birinin o mutsuzluğa sahip çıkması gerekiyor ki karşı taraf mutlu olabilsin. Yani bu algıya her iki tarafın da mutlu olma gibi bir şansı yok.
Hayatın böyle bir şey olmadığını yine hayat bize zamanla öğretiyor. Hiçbir aşkın sonsuza dek sürmeyeceğini, mutlu olabileceğimiz şartları –hayat ne getirirse getirsin- yeniden defalarca inşa etmenin bize ve hayata bakışımıza bağlı olduğunu öğreniyoruz zamanla. Öğreniyoruz öğrenmesine ama çok geç kalıyoruz, çok şey kaybediyoruz. Bu öğrenme işi gençliğimize mal oluyor.
Bizim nesil bu ve buna benzer şarkılarla büyüdü. Kadınları ulaşılması gereken birer ideal olarak algıladık. O ideale ulaşabilmek için çok zahmet çekmemiz gerekiyordu, acı ve eziyet dolu bir süreçten geçmemiz gerekiyordu. Bize acı yaşatmadan, süründürmeden aşkımıza karşılık veren kadınlar bizim idealimizdeki kadınlar olamazdı. Dolayısıyla da onlara değer vermeyip, yeni ve acı dolu ufuklara yelken açmaya devam ettik. Karşı cinsle hiçbir zaman sağlıklı ilişkiler geliştiremedik.
Kadınlar açısından da durum pek iç açıcı değildi zira; işin ucunda “kolay kadın” olma kaygısı vardı ve bu da her şeyi hepten kaybetmeye neden olacaktı. Bu yüzden kadınlarımızı, hiçbir zaman içinden geldiği gibi davranamayan, sürekli taktik geliştirme içinde olan, kendisi olamayan oyuncular haline getirdik. Ne biz kendimiz olabildik ne de karşı cinsin kendisi olmasına müsaade ettik. Belki de her yönden anlaşabileceğimiz sevgilileri, eşleri ıskaladık.
Şu an otuzlu yaşların başındayım ve ne zaman kendini olduğu gibi ifade edebilen, “Nasıl görünürüm?” kaygısı taşımayan bir kadın görsem onu hayranlıkla izliyorum. Bu toplum yapısına rağmen bunu başarabilmiş olmasına şaşırıyorum ve bunu gerçekten takdire şayan buluyorum.
Bir insan ya da herhangi bir şey, beni mutlu ettiği sürece hayatımda olmalıdır. Mutluluk derken bencilce ve hazza dayalı bir durumdan bahsetmiyorum. Hayatın içerisinde acıyı paylaşmak da vardır, vefa da vardır. Bunlar da mutluluğa dahildir. Fakat arabesk şarkılardaki gibi mazoşistçe, hastalıklı bir aşktan sağlıklı bir ilişki çıkmaz, mutlu bir hayat hiç çıkmaz. Kendini birine ya da bir şeye ölümüne adamak insanın kendine ve karşısındakine yapabileceği en büyük haksızlıktır.
Herhangi bir şeye kendinden vaz geçecek derecede bağlanmanın eroin bağımlılığından farkı yoktur. Şarkılar, şairler aşkı ne kadar yüceltirse yüceltsin, böyle bir aşk hastalıktan başka bir şey değildir. Tedavi edilmesi gereken bir durumdur. Zaten bu sevgi de değildir. Sevgi dediğimiz kavram hiçbir durumda zarar vermeme üzerine kuruludur. Biz, ya kendimize zarar veriyoruz ya da elde etmeyi başaramadığımız karşı tarafa… kadın cinayetlerinin arkasında hep bir “ölümüne” sevme hikayesi yatıyor.
Her ne kadar hala keyifle dinliyor olsam da, şarkının sözlerinin şu minvalde olmasını isterdim:
“ Ey sevgili, demek gidiyorsun ve başka birine aşık oldun. Olabilir. Hayatın içinde bunlarda var. Sen benim mülküm değilsin ve kimse bir başkasının duyularını yönlendirme kabiliyetine sahip değildir.Mutlu olmanı dilerim. Bana gelince, ben de mutlu olmak için elimden geleni yapacağım, mutlaka yeniden aşık olacağım. Her ilişkinin kendine has güzellikleri vardır. Seni tatlı bir hatıra olarak daima hatırlayacağım. Yaşattığın güzellikler için teşekkür ederim.”

(“Aşk ve Biz”, Tamamen subjektif, Hikmet Akpınar).

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir